HIZLI TEKLİF ALIN
 
 
 
 


İshan Sigorta Haber > SUNAY AKIN İLE SÖYLEŞİ GERÇEKLEŞTİRDİK

<div style="text-align: justify;">"Özgürlüğü elinden alınmış çocuğa büyük denir."</div>

Beğen / Favorilere Ekle


"Özgürlüğü elinden alınmış çocuğa büyük denir", "Çocuğunu asma köprüde sallayan Bir annedir İstanbul ki onun içi süt dolu Biberonudur Kız Kulesi, soğusun diye suya tutulan…" Sözleri ile tanıdığımız şair, yazar, Sunay Akın… Kendisi ile 23 Nisan 2005 yılında kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesinde görüştük. Kapıdan girerken "dikkat oyuncak köpek var" yazısı ile karşılaştığımız, şaşırtıcı ve inanılmaz dakikalar yaşadığımız bu büyüleyici müzede, çocukluğumuzdan, hayallerimizden ve hatıralarımızdan izler bulduk. Çocukluğumuza yaptığımız bu yolculukta Sunay Akın'la sohbet etmenin keyfi bambaşkaydı, her kelimesi ile daha da büyüyen, dünyanın en fazla oyuncağına sahip birkaç büyüğünden biri… Konuştukça emin olduğum tek şey onun Bu yüzyılın Don Kişot'u olduğudur… 

Biz Sunay Akın'ı hikayeleri ile, anlattıkları ile tanıyoruz ama bir de sizden dinlesek?
Ben çocukluğumda berber dükkanlarını çok severdim. Hala da çok seviyorum ama çocukluğumdaki berber dükkanları kalmadı artık. Bir tane Yedikule'de var, Yedikule tren istasyonunun karşısında Cavit Bey'in berber dükkanı. Bütün mahallenin, semtin delikanlılarının vesikalık fotoğraflarını toplamış koymuş bir duvara, bir de Türkan Şoray hayranı. Türkan Şoray'ın gazete haberlerini, kartpostallarını dükkanının bir duvarına koymuş, tabi mutlaka kanaryası da var, kanarya olmadan tıraş olmaz. İşte bu berber dükkanlarında oturduğunuzda iki ayna arasında elini kaldırırsın, hepsi kaldırır, başını sola çevirirsin hepsi çevirir, sen ne yaparsan o da onu yapar. Akıp gider görüntü sonsuza kadar. Ben hep bakar sorarım o akıp giden görüntüme, şair olanınız hangisi… Sunay Akın orada bir yerde gizli, ama hangisi inanın ben de bilmiyorum. Ama mesleğimi okuryazar olarak tanımlayabilirim. Çünkü ben hayatım boyunca başka hiçbir iş yapmadım sadece okudum ve yazdım.

Biz sizi gönül insanı, göründüğü gibi olan, biraz da keçi olarak tanıyoruz. Şimdi okurlarımız kızacak Sunay Akın'a keçi dedik diye, anlatır mısınız nasıl yılın keçisi olduğunuzu?
Bu ödül Ölüdeniz Belediyesi tarafından dürüst ve onurlu çizgisini koruyan, her türlü baskıya karşı inatçı, sağlam duruşu olan kişilere veriliyor her yıl. Bu yüzden adı da Keçi Festivali. Her yıl beni sürekli davet ederler. Ben de her yıl katılırım ve sonunda 10 yılın keçisi ödülünü bana verdiler. Ben ödülleri çok sevmiyorum. Edebiyat ödülleri, sanat ödülleri var ya, ben onlara kendim katılmıyorum. İyi de nereden geldi bu ödüller diye soracaksınız. İki ödülümü yayın evi gönderdi kitaplarımla alakalı olarak. Ödül verilince de almam diyemiyorsunuz, o da çok ayıp bir şey. Çoğunlukla benden habersiz gönderiyorlar. Örneğin "Hayat Deyince" adlı televizyon programım bu yıl Antalya Televizyon Ödülleri'nde en iyi kültür sanat programı ödülü aldı. Ama ben katılmadım, televizyon kanalı gönderdi. Aslında biraz da benim dışımda gelişiyor.

Yaptıklarınızın takdir edilmesi ve ödüllendirilmek sizi memnun etmiyor mu?
Ben onun peşinde değilim. Ben ışığı karanlığa taşımaya çalışıyorum, önemli olan ışığı aydınlıkta olana vermek değildir. Elinizde bir ışık tutuyorsanız karanlığa götüreceksiniz. Ben zaten o karanlığın üstüne yürüdükçe o adımlarda mutluluğu buluyorum, benim ödülüm de o. Karanlığa hapsedilmiş bir insanın önüne ışığı koyuyorsan ödül odur. Ben onun yüzündeki o ışıldamada, o bilgiye sahip olmanın mutluluğunu onda görmekten ödülümü alıyorum. Gerisi beni ilgilendirmiyor. Ama İstanbul oyuncak Müzesi, 2012 yılında Avrupa Müze Akademisi tarafından dünyadaki en iyi oyuncak müzesi olarak ta ödüllendirildi. Bu hoşuma gitti mesela, ama neden hoşuma gitti; Ülkem adına, Türkiye adına, İstanbul adına hoşuma gitti.  Oyuncak Müzesi'ni 8 yıldır ayakta tutabilmek için ne zorluklara katlanıyorum. Dünyada hiçbir müze para kazanmaz, zaten müzelerin amacı para kazanmak değildir ki. Kütüphaneler para kazanmak için mi kurulur? Tabi ki hayır… Bir de biz bu müzeyi yaşatabilmek için devlete vergi ödüyoruz, bizden vergi alıyorlar ve büyükşehir belediyesi iki aydır aylık cironun %5'ini de bizden alıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Biz İstanbul'un tanıtımı ve itibarına ne büyük katkıda bulunuyoruz, destek olmaları gerektiğini düşünüyorum ama ne yazık ki bu desteği göremiyoruz. Oyuncak müzesinin bulunduğu köşk bana ailemden kaldı, tapusu benim üstüme ve ben devlete envanter olarak verdim, yani taşınamaz, satılamaz, el değiştirilemez statüsünde. 

Mutlu bir çocuk muydunuz? Bu yüzden mi çocukluğunuz sizinle birlikte yürüyor hala?
Evet, çok mutlu bir çocuktum. Özgürlüğü elinden alınmış çocuğa büyük derler aslında. Çocukluk kazasız belasız atlatılması gereken, iyi bir eğitim alınması gereken bir dönem değil. İnsanın özüdür çocuk. O çocuk dediğimiz dünyada, umutlarımızı, hayata bakışımızı ne kadar kirletmezsek, geleceğe ne kadar çok taşırsak, o kadar çok insan oluruz, bu değerleri yitirdikçe de insanlıktan uzaklaşırız. Asıl olan çocuktur, gerisi kirlenme. Düşünsenize çocuktuk, cebimizde hiçbir şey yoktu ama mutluyduk, bir boş arsa bizi mutlu ediyordu. Topluma yararlı çocuklar olmamalı hedefimiz. Toplum çocuğa yararlı olmalı. Bir ülkenin geleceği politikacıların vaatlerinde değil o ülkedeki çocukların hayallerindedir.  Çocuğun önüne ne koyuyorsan, oyun ve oyuncak diye, aslında ülkenin geleceğini vadediyorsun. İlk uzay oyuncaklarını 1920'li yıllarda Amerikalılar yaptı, peki aya gidip kim bayrak dikti; Amerika Birleşik Devletleri. Şimdi bu rastlantı mı? Çocuklarının önüne ilk uzay oyuncaklarını koyan onlardı 1920'lerde. Onlar çocuklarına uzay oyuncakları üretirken, biz çocuklarımıza oyuncak diye kaynana zırıltısı, topaç alıyorduk. Bizim ülkemiz çocuğu sever, ama çocukluğu sevmez. Kendi çocuğunu seven ama çocuğu sevmeyen bir toplumuz. Eğer öyle olmasaydı biz büyükler birbirimizi kırmak için, aşağılamak için şöyle tanımlar kullanır mıydık, samimi olarak düşünelim lütfen; Çocukluk yapma, bana masal anlatma, senin o dediğin çocuk oyuncağı… Neden çocuğun dünyasını aşağılıyoruz, küçümsüyoruz, niye eziyoruz çocuğu? Ondan sonra her 23 Nisan'da çocukları koltuğa oturtup onlar bizim geleceğimiz diyoruz. Öncelikle büyüklerin dünyasından çocuğu koruyup, çocuklarımızın çocukluğuna sahip çıkmamız lazım.

Ailenizle olan ilişkilerinizden de biraz bahsedebilir misiniz? Sizin kahramanınız babanız mı?
Annem haftada bir gün en güzel elbiselerini giyer, ağabeyim ve beni alıp çarşıya çıkardı. Ben annemi hiç bir zaman o kadar güzel ve şık görmezdim. Sadece bir dükkana gider gelirdik. Kitapçıya. Üstelik ilkokul mezunuydular ama onlar Cumhuriyet insanıydı, Cumhuriyetin Anadolu'da yetiştirdiği bu ışıkla büyümüşlerdi. Ben çocukluğumda İstanbul'u ceplerimde taşıdım. O zamanlar kibrit kutularının üstünde İstanbul'un resimleri olurdu, ben o kibrit kutularını biriktirir, cebimden çıkarıp çıkarıp bakardım. Tabi İstanbul'u sinemada görüp sevdim, o büyülü insanların yaşadığı kentti İstanbul benim için. Ayrıca küçükken tıraş olduğumuz berber dükkanında aynanın üstünde hayat mecmuasının sayfasından çıkarılmış İstanbul resimleri vardı, İstanbul fotoğrafları çerçevelenir asılırdı. Ben İstanbul'a baka baka tıraş oldum, ben İstanbul'u özledim, ben İstanbul'da yaşamayı hayal ettim. İstanbul'da dünyaya gelsem belki bu şehir benim için bu kadar değerli olmazdı. Babam terziydi, çok da iyi bir terziydi. Bir terzi mesleğinde başarılı ise sonra manifatura dükkanı açar, sonra da konfeksiyona geçerdi. Babam bütün bu aşamaları geçirmişti. İstanbul'a yılda birkaç kez mal almak için geliyordu. Eve geri döndüğünde bavulundan bize oyuncaklar çıkarıyordu, düşünsenize babamın bavulu İstanbul'dan gelmiş içinden harika oyuncaklar çıkıyor, Noel Baba gibiydi bizim için. Babamın terzi dükkanını çok severdim o kumaşlarla olan ilişkisini, dikiş makinesinin sesini çok severdim. Dükkandaki kumaş parçalarını eve getirip oyun oynardım. Orta atlas vardı o zamanlar, benim hiç büyük atlasım olmadı, o zengin evlerinde olurdu, benim sadece orta atlasım vardı. Bir gün ben 3. Sınıftayken sanıyorum, bir arkadaşım geldi, "senin orta atlasın var mı" diye sordu. "Var" dedim. Senin? "Benim yok" dedi "alabilir miyim? Öğretmen ödev verdi de." Çok şaşırmıştım öğretmen ödev vermişti ve orta atlası yoktu; "tabi" dedim orta atlası ortasından yırttım ona verdim. Paylaşmayı öğrendim. Bana yeni ayakkabı alındığında sulu boyalarımı alır dışarı çıkardım. Yeni ayakkabıları olmayan çocukların ayakkabılarını boyardım rengarenk onların ki de yeni gibi olsun diye. İşte ben bunların hepsini babamdan öğrendim. Babamın hırsları yoktu, insanları ezerek, üzerek bir yerlere gelmeyi bize hiç aşılamadı. O zamanlar televizyon yoktu, evde radyoda güzel bir şarkı çaldığında, oğlum git radyonun sesini aç biraz derdi ve ben o radyonun sesini açarken bilirdim ki babam daha çok mutlu olacak. Ben radyonun ses düğmesini açarken babamın mutluluğunu çoğaltıyordum. Babam 5 parmakla saz çalan bir insandı, türküler söylerdi. Bizi ilk İstanbul'a götürdüğünde 6 yaşındaydım, İstanbul'a gezmeye gelmiştik, babamın bizi ilk götürdüğü yer İstanbul Arkeoloji Müzesiydi. Bugün Anadolu'dan, taşradan gelen kaç ailenin ilk ziyaret ettiği yer İstanbul Arkeoloji Müzesi? Ve bu adam ilkokul mezunu. Hayran hayran uzun uzun bakardı o heykellere, bize anlatır, okurdu. İlkokul mezunu ama işte Cumhuriyet çocuğu. Evet, benim kahramanımdı babam. Herkesin en büyük kahramanı anne ve babasıdır, ben anne ve babamdan başka kahraman tanımıyorum.

Biraz da Oyuncak Müzesi'nden bahsedelim. Oyuncak Müzesi ile ilgili hayalleriniz nelerdir?
Bugün Amerika neden güçlü biliyor musunuz? Parasıyla mı, askeri gücüyle mi? Bu büyük bir yanılgıdır. 2011 yılında Amerika birleşik devletlerinde birinci lig spor karşılaşmaları ve eğlence merkezlerine giden insan sayısı 450.000, 2011 yılında Amerika'da müze gezmeye giden insan sayısı 820.000, işte sana güç. Bu arada Amerika'nın müzelerini beğenmeyiz, dünyadan aldılar hep. Tamam da, sen bu ülkeden çıkan arkeolojik eserlere çanak çömlek dersen, aşağılarsan, onun kıymetini bilmezsen bilginin ışığını alırlar senin elinden. Türkiye'nin en büyük sorunu bilgi yönetimidir, daha bunun ne olduğunun farkında değiliz. Yine Amerika'dan bir örnek vereceğim, bugün Amerika dünyayı yönettiği için oradan örnek veriyorum. Washington'da parlamento kütüphanesi kitap dolu, peki bu kütüphanenin raflarının uzunluğu ne kadar biliyor musunuz tam 1400 km. Bu şu demektir, Edirne'den girer Van'dan çıkarsınız. Şimdi neymiş güç anlayabiliyor musunuz? Bir Alman her gün müzeye giderse ömrünün 16 yılını sokağa hiç çıkamadan Almanya'nın müzelerinde yaşar. Paris'teki Louvre Müzesi'nin eserlerinin tümünün önünden geçersen tam 12 km yol yürümüş olursunuz. Her adımı bilgi doludur bu yolun. Bir ülkede demokrasinin, aydınlanmanın, ekonominin gelişmesi o ülkedeki müzelerle, kütüphanelerin oranları ile ölçülür. Çünkü bunlar hafızadır, bellektir. Siz bana bir ülkenin ismini söylemeden müzeleri ile ilgili dokümanlarını önüme koyun ve bana 48 saat verin, ben o ülkenin gazete haberlerini yazayım. Kahin miyim? Hayır... Şimdi benim tüm çabamın nedeni anlaşılıyor mu? Işık karanlıkta güzel ve anlamlıdır. Ben ülkemin geleceğini aydınlık görmüyorum. Çünkü ülkemde aydınlanmanın yolu olan müzecilik konusunda gelişen bir şey yok. Bizden daha zengin ve güçlü olan ülkeler, önce ekonomiyi düzeltip, parayı bulup zengin olup sonra müzelerini kurmadılar. Önce müzelerini kurdular, her adımı bilgi dolu o koridorlardan geçerek o güce ulaştılar. Herkes Türkiye'nin gelişmişliğini söylüyor, ben de soruyorum bunu söyleyen kişilere, ölçünüz nedir diye? İşte Oyuncak Müzesi bu ve benzer sebeplerle kuruldu. Önceleri topladığım oyuncakları babamın evine koyardım, her gittiğimde bakardım onlara, babam bir gün beni gördü oyuncaklarımla birlikte; "Yine başa döndük" dedi. Evet, hep sevdim oyuncakları. Ama müzecilik farklı bir şey, nasıl resim müzelerinde Bedri Rahmi Eyüboğlu, İbrahim Çallı ya da Picasso, Van Gogh imzalı tablolar koyarsan orası müze değeri kazanır, Oyuncak Müzesinin de bu ayarda markaları vardır. Örneğin ilk oyuncak fabrikaları Almanya'da kuruldu ve çok özel markalar vardır. Bu marka oyuncakların ilk üretim serilerini koyarsan müze değeri kazanırsın. Yoksa evdeki eski, artık çocukların oynamadığı ya da yıllar önce oynadığın oyuncakları bir araya getirip müze oluşturamazsın. Herkesin evinde resim, tablo vardır ama o resimlerle resim müzesi açabilir misiniz, gülerler sana. İşte oyuncak tarihi de böyledir. Ben hiçbir oyuncak almadan sadece 5 yıl oyuncak tarihini öğrendim. Kolay değil, doğru oyuncakları alıp sergilemek gerekir. Ne mutlu bana ki Avrupa Birliği Kültür Komisyonunun bir projesi olan Avrupa Oyuncak ve Çocuk Müzeleri Birliği'ni biz kurduk, bunu bize verdiler. 2012 yılında Avrupa'da 28 müze ve 15 ülke bir araya geldi ve ben onları ilk nereye götürdüm biliyor musunuz? Gaziantep'e… Önce oraya getirdim bu ülkeyi tanıyın diye, sonra Antalya, sonra İstanbul. Buradan özellikle sponsorluk konusunda Halit Narin beyefendiye çok teşekkür ediyorum, Türkiye Tekstil İşverenleri Sendikası, onlar sponsor oldular bu projede. Bugün o kadar çok duyumlar alıyorum ki yurt dışından, daha dün İzmir'de gösterim sonrası bir tane genç arkadaşım yanıma geldi, dedi ki; Ben Londra'da mastır yapıyorum, size teşekkür ederim, Türkiye adına Türkiye'yi o kadar güzel yerlere taşıdınız ki… Nereden çıkardın bunu? dedim, "Benim öğretmenim Türk olduğumu görünce sınıfta bana dedi ki sizin orada Sunay Akın diye biri var, İstanbul Oyuncak Müzesi'ni kurdu ve bütün Avrupa'daki oyuncak müzelerinin buluşmasını Türkiye de gerçekleştirdi. Sizden dolayı Türkiye'yi tanıdı." Bu ve benzeri pek çok şey geliyor kulağımıza yazılıyor çiziliyor, dünya bunun farkında ama Türkiye farkında değil ne yazık ki. Ben daha çok oyuncak müzesi açabilmek ve Türkiye'de bunu yaygınlaştırabilmek için mücadele ediyorum, kimseden de yardım istemiyorum artık. Zamanında çok yardım istedim, çok da üzüldüğüm zamanlar oldu, ama artık biliyorum ki Don Kişot kimseden yardım istemez, Sunay Akın o defteri kapattı artık. Türkiye ne yazık ki aydın değil, yarı aydınlarla dolu bir ülke, bunu görmek beni üzdü ama yıldırmadı. Benim amacım karanlığa ışığı taşımak. Burası benim evim, aileden kalma, oyuncakları da ben alıp koyuyorum, müze kar etmez zarar eder, üstüne para da koyuyorum, seve seve de koyarım. Bu ülke için canını vermiş insanlar var, toprak altında yatıyor, ben para vermişim çok mu? Tabi ki veririm. Daha güzel bir ülke için herkes kendi bulunduğu yerde bir şeyler yapmalı. Niye yapıyorsun diye sorarsanız ben de böyle mutluyum…

Diğer illerde de Oyuncak müzesi kurmayı planlıyor musunuz?
Aileye değer veren her şehirde kurulmalı.  Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın geldi, müzeyi gezdi ve mutlaka Antalya'da da olmalı dedi, yardımcı oldum kurdular. Gaziantep Belediye Başkanı Asım Güzel geldi, gezdi mutlaka Antep'te de bir tane olmalı dedi yardımcı oldum kurdular. Bakın Antalya ve Antep dedim ortak özelliği nedir biliyor musunuz, biri iktidar diğeri muhalefet partisi aslında, hayata böyle bakarsan göremezsin gerçekleri,  ikisinin ortak özelliği doktor olmaları, ikisi de hekim işte, ben böyle aydın insanlar arıyorum, yoksa insanların etiketine bakmam. Oyuncak müzeleri üç kuşağın bir arada gezip üçünün de mutlu ayrıldığı yerlerdir. Burada torunlar da, anne baba da, dedeler de aynı mutlulukla gezer, aynı mutlulukla ayrılırlar. Tabi ki her şehirde olmasını hayal ediyorum, bunun için de desteklenmesi gerekiyor. Önce devletimiz tarafından, sonra da özel şirketler tarafından sponsorlarla desteklenmeli. Ne yazık ki bizim ülkemizde kültür sponsorluğu konusunda da çok ciddi sıkıntılar var. Vizyonu geniş, aydın insanlara ihtiyacımız var. 

Hayattan hikayelerinizle binlerce insana ışık tutuyorsunuz, bizimle hikayelerinizden birini paylaşabilir misiniz?
Tabi ki size çok sevdiğim hikayelerden birini anlatayım; Kadri Binbaşının minik oğlu, her sabah okula gitmeden önce komşu evdeki arkadaşını da yanına alır ve Çankaya sırtlarında beklermiş. Çünkü her sabah Atatürk'ün Çankaya köşkünden çıkıp, TBMM'ye yürüyerek gittiğini, o sırada yola dizilen halkla sohbet ettiğini, onların sorunlarını dinlediğini bilirmiş. Bizim iki afacan her sabah Atatürk önlerinden geçerken başlarını öne eğerek paşayı selamlarlarmış. Bu nedenledir ki Atatürk'ü hiç yakından görmemişler. Çünkü onlar saygı ile eğdikleri başlarını kaldırdıklarında Atatürk çoktan gitmiş olurmuş. Bir gün arkadaşı hastalanınca bizimki Ata'yı selamlamaya tek başına gitmiş. Yine başı öne eğik beklerken, Atatürk'ün sesini duymuş; "Ne o oğlum, sarı neden gelmedi bugün?" Paşanın "sarı" dediği bizimkinin sarı saçlı arkadaşı… Ufaklık yanıt vermiş kekeleyerek: "E, şey, o bugün hasta, yarın huzurunuzda olur paşam" . Meğer Atatürk oradan her geçişinde miniklerin selamına karşılık verir ama onların başı öne eğik olduğu için selamını görmezlermiş. Kadri binbaşının küçük oğlu kim miymiş? Altan Erbulak…  
Sizin hikayelerinize doyulmuyor,  insanın başka başka diyesi geliyor.
Peki, o zaman bir tane daha anlatayım;
Alman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam'dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve 'Bana şuraya bir saray yapın" diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, Kral'ın beğendiği yerde bir değirmen.  Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.
- Buyurun?
- Bizi Kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para? 
- Satmıyorum ki, ne parası?
- Saçmalama Kral istedi.
- Bana ne. Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki. 
Adamları gelip Kral'a diyorlar ki;
- Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. Satmıyorum dedi. 
- Çağırın bakalım bana şu adamı.
Değirmenci gelip, Kral'ın karşısında duruyor. II. Frederick;
- Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para? 
- Yoo, yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum! 
- Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim. 
- Sen koskoca kralsın, paran çok. Git Almanya'nın her yerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum! 
II. Frederick ayağa kalkıyor;
- Unutma ki ben Kralım!
Değirmenci bakıyor ve diyor ki;
- Asıl sen unutma ki Berlin'de hakimler var! 
Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz. Bugün bütün gelişmiş ülkeler hukuk fakültelerinde bu olayı anlatırlar. "Berlin'de hakimler var!" 
- Potsdam'da Sansosi Sarayı. Saray ve değirmen yan yana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor. 
Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
- Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?
II. Frederick diyor ki;
- Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi. 
Ve 31 Aralık 1917. Berlin'de bir otelde yılbaşı kutlamaları yapılacak, Osmanlı heyeti var orada. Aralarından biri bu öyküyü anlatıyor. Ve;
- Hadi Potsdam çok yakın. Gidip adaletin simgesi olan o değirmen ve sarayı yan yana görelim. 
Kimse gelmiyor ve o öyküyü anlatan tek başına kalkıp gidiyor. Herkes yılbaşı kutlarken o gidip adaletin simgesini izliyor uzun uzun. O Mustafa Kemal Atatürk...

Bu güzel hikayelerden sonra bütün hayallerinizi gerçekleştirebildiniz mi diye sormak istiyorum?
Benim ülkemde halen gencecik insanlar ölüyorsa ve her haberleri seyrettiğimizde acıyı görüyorsam ülkemde benim hayallerim gerçekleşmemiş demektir. Bu yüzden bilgi toplumu olmalıyız, müzelerimiz çoğalmalı, entelektüel çizgimiz yükselmeli, o zaman olimpiyatları da ülkemize getiririz. Ama bütün bunları yapacak insanların bu kimliğe sahip entelektüel çizgisi ve birikimi olmalı. Bir defa 8 yıldır hala vergi veriyorum bunun ne kadar yanlış hatalı olduğunu anlatıyorum beni dinleyen yok, bunlar değiştiği gün ve benim ülkemde her yer aydınlık olduğunda hayallerim gerçekleşmiş olacak…

Yeni bir kitap projeniz var mı?
Evet, birkaç ay sonra çıkacak bir kitabım var. Kasım ayında yayınlanacak. Neler var neler içinde, inanamayacaksınız. Henüz ismini koymadım, son yazımı yazdığımda ismini koyacağım. 30'a yakın kitabım var, çok da satar kitaplarım, listeye girer. Ama ben çok satsın diye yazmıyorum. Aslında geçen yıl teslim edecektim ama, yazmış olmak için kitap çıkarmıyorum önce ben kendime anlatabilmeliyim, kendim vedalaşabilmeliyim onunla. 

Peki, yeni kitabınızda yer alacak hiçbir yerde daha önce anlatmadığınız bir hikayenizi anlatmanızı isteyebilir miyim?
Peki, bu hikayenin sonunda hayal kırıklığı yaşayacaksın ama. 1930 yılında Amerika'nın bir kasabasında varlıklı bir insanın 21 yaşındaki oğlu fidye için kaçırılır. Adam fidyeyi hazırlarken çocuğun cesedi bulunur. San Francisco tarafında öldürüp denize atmışlar. Katiller yakalanır, iki tane adam. Fidye için kaçırdık fakat sonra öldürdük derler. Tabi mahkemeye çıkarılacaklar, kasabanın şerifi onları ofise koyar ve bu ofisin önünde kasabalı toplanmaya başlar. Linç edecekler zanlıları, şerif validen yardım ister;" burada hiç hoş olmayan olaylar çıkacak ek emniyet güçleri gönderin" der. Vali şu açıklamayı yapar;" eğer herhangi bir olay olursa bilsinler ki hiç kimse suçlanmayacak". Valinin söylediğine bakar mısınız, linçe kapı açıyor. Ve halk şerif ofisini basıyor, o iki insanı alıp parka getiriyorlar ve iki ayrı ağaçta asıyorlar. Kimse gözaltına alınmıyor, o gün orada yasal bir linç yaşanıyor. Büyük bir utanç. O olayda iki tane insanı ağaçta asan, ipi onların boyunlarına geçiren kim? İşte yeni kitabımda bu yazıyor.

Bizi kitaba kadar merak içinde bırakmayacağınıza inanıyorum.
Kim olduğunu söyleyince hadi canım diyeceksiniz, sizi kırmayayım kim olduğunu söyleyelim. İsmini söyleyince kim olduğunu tanımayacaksınız ama anlatınca hemen hatırlayacaksınız Jackie Coogan… Tanımadınız değil mi, Charlie Chaplin'in Şarlo karakterinde yumurcak vardır, yanında küçük bir çocuk, işte o çocuk… İşte ne oldu, gitti o herkesin duvara astığı masum afiş değil mi. Charlie Chaplin'in yanında ki o sevimli, masum çocuk büyüdüğünde bu kadar kötü bir olayın başrolünde yer alıyor. Ne kadar acı değil mi?

Türkiye'nin en iyi araştırmacılarından birisiniz, araştırmacılığa nasıl başladınız?
Benim çocukluğumda ansiklopediler eve koli ile gelmiyordu, haftada bir fasikül halinde 16 sayfa olarak çıkıyordu bizde onları biriktirip ciltletiyorduk. Ben bütün ansiklopedileri okuyarak başladım araştırmacılığa. Kişisel merak diyebiliriz. 6 yaşında okuma yazmayı kendi kendime öğrenmiştim farkına bile varmadan, o günden beri okuyorum. İlkokul 3. sınıfa geldiğimde diyebilirim ki okumadığım ansiklopedi kalmamıştı. Sanırım beni araştırmacılığa iten bu. 

Ansiklopedilerle başlayan kişisel bir merak nasıl profesyonelliğe dönüştü peki?
Kendi eserlerimi yazarken, tarihten, coğrafyadan, psikolojiden yararlanıyorum, fakat ben bir edebiyatçıyım, yazmak için doğru bilgilere ulaşmalıyım.  Bu esnada tarih, coğrafya, sosyoloji v.b alanlarda hiç kimsenin daha önce görmediği bilmediği bakış açılarını ortaya koyuyorum, bu da şair olmamdan kaynaklanıyor. Edebiyat anlatır, açıklamak izah etmek derdi yoktur edebiyatın, ama anlatırken doğru bilgiler yolunda, doğru temel üzerine inşa etmeliyiz. 

Peki, bu birikimlerinizi ve hikayelerinizi tiyatral anlatmak nasıl gelişti?
Evet, tek kişilik bir sahne oyunum var 15 yıldır, Türkiye'nin en uzun devam eden ve en çok talep gören tek kişilik sahne oyunudur aynı zamanda. Tek kişi sahneye çıkmak bir sanat etkinliğidir. İzah eden bir mizah gerekli. Benim bu tek kişilik oyunum bir meddah geleneğidir. Bizde meddahlar kitaplardan öğrendikleri bilgileri, sohbet dili ile oynayarak gülerek, güldürerek kimi zaman ağlatarak karşısındakilere anlatır. Tek kişilik gösteri geleneği bizde meddah geleneğidir.  İşte ben de bir meddah olarak 15 yıldır kendi edebi çalışmalarımdan oluşturduğum metinleri sahnede insanlarla paylaşıyorum. Ben sahneye çıktığım ve anlatmaya başladığım zaman, bitirdiğimde o koltukta oturan insanlar benimle karşılaşmadan önceki insanlar olmamalı, yeni biri olmalı, gelişmeli, içindeki duvarları yıkabilmeliyim ben. Ona yeni, farklı bir ufuk gösterebilmeliyim, kendini geliştirmesinde rehber olabilmeliyim. İşte benim için sanat budur. 

Aya giden Türk bayrağı resminin altına girecek olan yazı 

'1971 yılında Apollo 15/Endeavour aya gidiyor, en uzun süre ayda kalan araç oluyor ve geri dönüyor. NASA, bütün bu uzay keşiflerini insanlık adına belirtmek, somut bir şekilde vurgulamak için ülkelerin bayraklarını da bir katalogla uzaya götürüyor. Apollo 15/Endeavour da uçuşunda bayrakları götürdü ve dünyaya geri getirdi. Onlardan biri de bizim bayrağımız. Bu bayrak 3 astronottan biri olan Alfred Merrill Worden tarafından götürülmüş ve sertifikası imzalanmış. Bayrak, zamanla uzay koleksiyonerlerinin elinde ABD'de kalmış ve yakın tarihte açık artırmaya çıkmış. ABD'de yaşayan iş adamı Ekmel Anda, açık artırmayı duyunca etkileniyor ve satın alıp müzeye hediye etti.''
Aya giden Türk bayrağını uzay odasında sergilemeye başladıklarını dile getiren Akın, ''O bayrağı aya biz götürmedik. Gönül isterdi ki bizden birisi, bizim insanımız bayrağımızı aya taşısın. Peki, bunu neden başaramıyoruz? Bunun nedeni; oyuncağın önemini hala anlayamamış olmamızdır. Aya giden Türk bayrağının sergilendiği uzay bölümünde uzay konulu oyuncaklar var. Bu oyuncakların ilkleri 1920'li yıllarda ABD'de yapıldı. O oyuncaklarla oynayan çocuklar NASA'da görev aldılar. Aya, uzaya çıktılar ve bayraklarını aya taşıdılar''

SİGORTA TEKLİFİNİZ
 
   
 
 
Paylaş
PinIT